Entelektüel kız ve cehennem sorucukları
Sabah dokuz gibi şirketteydim. Asansöre beş altı kişi sıkışarak bindik. Tek bir kelime olmadı asansörde, nasıl diyeyim, bir robot gibi bindik ve bir robot gibi indik asansörden. Ben çıkarken robot gibi iyi günler dedim, içerdekiler de robot gibi iyi günler dediler. Aslında kemal sunal’ın tabiriyle hepimiz birer eşoleşektik ama nedense önemli varlıklarmışız gibi bir tavır ve bir biçim vardı yüzlerimizde!
Odadan içeri girdiğimde altı tane turşuya günaydın dedim, başlarını kaldırmadan günaydın dediler. Keratalar mahsun kırmızıgül girse içeri, hemen kafayı kaldırırlar hatta imza bile alırlar. Lan mahsunu geçtim, aJdar girse içeri benden daha çok prim yapar. Johhny depp girse bayılıp düşen bile olur. Ama ben aykutum ya, olması gerekenim hani, onlar gibi sıradanım ve işe yaramazım ya o yüzden beni gördüklerinde tepki vermiyorlar. Ben bunları düşünürken anakonda bakışlı müdür içeri çağırdı beni. Suratıma şöyle bir eda ekledim: “ hayır ben güçlüyüm, sen müdürsün ama benim de bi ruhum var, hem bu dünyada müdürsün sen, öbür dünyada eşitiz, hatta etlerimizin altındaki iskeletlerin birbirinden pek farkı yok.”. Biliyorum bunlar saçma düşünceler. İşte bu saçma düşüncelerle onun odasına girdim. Şöyle beni bi süzdü. O an içimdeki öfke daha bi arttı. Çünkü o bakışın anlamı tam olarak şuydu: “ vay aşağılık vay, hakkımda ne düşünürsen düşün, benim için sinekten farkın yok.”. işte beni öfkelendiren buydu. Yine de sakin olmalıydım. Sıkıntılı bir şekilde, “ Aykut satış rakamların az” dedi. Hay rakamını sıçanlar kovalasın dedim içinden. Dışımdan “ artacak efendim” dedim.
Hayatı bazen göte benzetiyorum. İki taraflı ve değişken. Bazı duygular da kıçtaki kıllar kadar karanlık ve çaresiz!
Kavga dövüş akşamı getirdik. Bey filan diyoruz birbirimze, hanım diyoruz. Aslında herkes birbirine orospu çocuğu demek istiyor ama nedense bu küfür ağzımızdan bey ya da hanım diye çıkıyor. Ne kadar naif ve ne kadar kibarız değil mi? Entrikalarla yaşlanıyoruz, bi de bunun adına yaşamak diyoruz.
Saat altıyı gösterdiğinde kendimi füze gibi dışarı fırlattım. Önce kravatı boynumdan çıkardım. Kodumunun kravatı ilmek gibi. Bİ de o son düğmeyi iliklemek yok mu, ölümden beter. Çıkardım ve kurtardım kendimi ondan. Artık özgürüm. Şimdi mal mal yürücem eve doğru. Özgür Aykut yürüyor eve doğru. Yürü Aykut yürü. Nereye yürüyorsan artık, yürü yürüyebildiğin kadar!
Paslanmış anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğimde, Devran ayakkabıları boyuyordu. Ulan bu adama imreniyorum; iş yok güç yok, ibnenin dünya umrunda değil, gelsin karılar gitsin fantastik romanlar. Yok, yeni oyunu için bir peri karakteri inşa ediyormuş, yok Karayip Korsanları tarzında bir senaryosu varmış da, bunu Karadeniz dolaylarında çekip bir ilke imza atacakmış. Ben kıçımdan soluyorum, Devran, bildiğin, rahat rahat burnundan nefes alıyor. Nasıl bi olay bu. Kim yazdı bu yazgıları. Mına koyim şeytan diyor, gizli saklı çalış, hatmet kitapları, yazgı yazarı ol. Yazgı yazarı nedir ya. İstediğim şeyde bile meymenet yok ki!
Halim gerçekten korkunç! İşin gerçeği şu: Ben rezilin tekiyim. Zıplaya zıplaya geldim eve, beş altı saatimi özgürce yaşamak için, gün içinde içime attıklarımı Lost izleyerek ya da nete girerek değerlendirmek için! Çekirge miyim neyim anlayamadım. Hep nedensizce, bi zıplama ihtiyacı. Özellikle işten çıkınca bu daha da belirginleşiyor. Valla kendimi düşündükçe yaşamaktan soğuyorum. Ama tüm bu bunaltılar içinde aylar sonra belki de ilk defa Devran’ın ağzından iyi bir laf çıktı. Bu akşam misafirlerimizin olacağını ve bir kızın da boşta olduğunu söyledi. Lan acayip sevindim. Belki de bu kızla dertlerimi az da olsa unutacaktım. Bİ de kızın çok güzel olduğunu söyleyince daha bi sevindim. Bir de kız şekle şemale bakmıyomuş, maddeci değilmiş, ilişkilerde ruh güzelliği arıyormuş dedi. Allaaah dedim, tam bana göre, bu gece kesin yataktayız biz bu hatunla!
Akşama doğru geldiler. Kız gerçekten Devran’ın dediği kadar güzeldi. Hep birlikte Devran’ın odasına geçtik. Edebiyattan, sanattan filan konuşuldu. Tuhaf tuhaf espriler yapıldı. Gıcık Devran, sanki stand-upçıymış gibi kalktı ayakta espriler yaptı. Su içiyor ata demirer gibi. Herkes güldü ben de yalandan güldüm. Aslında hiç gülesim yoktu ama güldüm işte. Hâlbuki şu performansı sahnede gerçekleştirse, kimse ona gülmez hatta bırak gülmeyi belki yuhalayan bile olur. Ama gel de bu ortamda bunları, bu güruha anlat.
Nihayet gece on ikiyi gösterdiğinde millet içkiden mayıştı. Ben de, hatunla takılırım diye bir iki duble votka içmiştim sadece. Bu esnada Devran ve arkadaşları çılgın gibi horluyordu. Hatta aralarında osuranlar bile vardı. Nerdeydi edebiyat, estetik nerdeydi? Yok, Kafka’nın böceği şöyleymiş, Mark Twain’in hicivleri evrenselmiş! Sonu buydu işte! Horlaya horlaya uyumak, arada da farkına varmadan gazı dışarı fırlatmak!
Bu sırada kız, gözlerimin içine bakıp, “ senin odana geçelim mi? ” dedi. Acayip sevindim. Düşündüğümden daha kolay olacaktı bu iş. “ Şansızım diyorsun kendine ama haksızlık ediyorsun Aykut. Bal gibi de şanslısın işte. Ev arkadaşın, eve fıstık gibi bir hatun getirdi ve bi terslik olmazsa bu hatunla sabaha kadar sevişeceksin.”
Odaya girdiğimizde kızın biraz rahatsızlık duyduğunu hissettim. Devran’ın akşamki verdiği tüyo aklımdaydı. Bu kız, ruh güzelliğine bakıyordu. Ruhsal olaylardan girip kızı etki altına almalıydım. Ama bu kız gerçekten ilginçti.
“ Kitapların nerde, yoksa sen hiç kitap okumuyor musun?” diye sordu. Kemleyip kümledim. Mizah dergileri filan okuduğumu söyledim. Konuyu başka yerlere çekmeye çalıştım. “ Sen ne tür müzik dinliyorsun?” deyip biraz daha ortamı yumuşatayım dedim. Demez olaydım; çünkü kız Çaykovski’den girdi Wagner’den çıktı. Benim penisin sezgileri çok güçlüdür. Bu geceden bi bok çıkamayacağını yavaş yavaş hissetmeye başlamıştı. Ama nedensizce savaşını sürdürmeye devam etti. Konu döndü dolaştı yine kitaba geldi. Demez mi bana Shakspeare’in Macbeth eserindeki karakter inşasını nasıl buluyorsun diye. Armut gibi kaldım valla. Bİ şey diyemedim. Soruyu bi daha tekrarladı. Ben de ilginç diye karşılık verdim. Ve ben ilginç dedikten sonra, yarım saat kadar bana Macbeth’İ anlattı. Konuşması bitmeye yakın “ hadi artık yatalım istersen” dedim. Bu sefer de Oscar Wilde’den açıldı konu. “ Dorian Gray’in portresindeki kötülük kavramı sana neyi çağrıştırıyor? Yani kim kimin katiliydi? Dorian aslında ressamı değil de kendini mi öldürmek istedi?” Ben iyice gümlemiştim. Karı başımıza filozof çıkmıştı. Karı dedim diye kızmayın bana. Aklımı karıştıran kızlara karı diyorum ben!
Hayır, şener şen’i sorsa tüm filmlerini anlatırım, cilalı ibo’yu sorsa aynı şekilde. Ama yok işte! Bu kız bu gece beni tüketecekti. Sevişemeyeceğimiz gibi üstüne bir de bilgeliğiyle beni mat edecek ve bir böcek gibi ezecekti.
Ve dediğim gibi oldu. Kız gece boyunca susmadı. Anlattı da anlattı. Ben de ezildikçe ezildim. Sorduğu her soruya da ilginç diye karşılık verdim. Victoria dönemi, Osmanlı’da şiir anlayışı, ikinci yeni, imgecilik, dadacılık, ressamlar, yazarlar havada uçuştu. Oysa ben içimden şöyle geçirmiştim: Ne güzel olacak, ön sevişmeyle başlicaz; sonra bi oral seks yapar bana, ardından da içine girerim ve film kopar. Ne yazık ki tam tersi olmuştu o gece, ağzına alan ben oldum, zükülen de ben!
Zükeyim kaderimi!!!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder