AYKUT'UN DEDEKTIF OLMA HAYALI
O entelektüel kızın karşısındaki çaresizlik bana bir hayli dokunmuştu. Nasıl bir rezillikti tanrım bu. Cahildim işte. Cahilin önde gideniydim hem de. Ama bunu azaltmak istiyordum. Yani en azından bir daha, bir kızın ya da herhangi birinin karsısında bilgisizlikten bir balon gibi patlamak istemiyordum. Bu yüzden entelektüel arkadaşım Devran’dan tüyolar almaya karar verdim.
Ezile büzüle Devran’ın odasına girdigimde Devran, kıllı bacaklarına külotlu çorap geçirmis, ellerine de manikür yapıyordu. “ N’oluyo lo” dedim. “ Ayol bir sey yok” dedi; “ Yeni romanım içim bir kadın karakteri insa edicem de, bir kadın gibi giyinip onun ruh halini anlamaya çalışıyorum”.
***
Artık sunu kabul etmeliydim. Devran tek kisilik dev bir kadroydu, bense bu devin cüce ruhlu arkadaşı Aykut! Birileri bizim su hayatımızı yazsa kesin film olurdu ve hislerim hıyarın birinin bizi günün birinde mutlaka yazacagını söylüyordu. Lafı fazla uzatmayayım, kendisinden birkaç kitap istedim. Bana Agatha Christie’nin ve Arthur Conan Doyle’un dedektiflik romanlarıyla ise baslamamı salık verdi. Hemen kitap rafından birkaç tane çıkartıp bana uzattı. Çıkarken de espri yaptı. “ Hadi bakalım oku bunları, sonra da gel düzüselim” dedi.
Kimdi lan bu adam! Neydi? Nerden gelmisti ve nasıl girmisti hayatıma? Nereye gidiyordu? Su koca istanbul’da neden birbirimizi bulmuştuk? Alın yazısı mıydı, yoksa bir tesadüf müydü? Yoksa olasılık mıydı? Zaten aklı karısık biriydim, sag olsun Derman daha bir karıştırmıstı aklımı!
Sabahın beşine kadar pörtlemiş gözlerle kitaplara baktım. İnternetten edebiyat sitelerine girdim. Sabaha karşı horozun ötüşüyle yatagımdan kalktıgımda Holmes’un purosu, katiller, izler, ipuçları, seyahatlar, tuhaf bakıslı adamlar bir serit gibi gözümün önünden geçmişti. Geceden ütüledigim kolalı gömlegi bir sarkıyi mırıldanarak giydim. Hadi yalan olmasın, gömlek kolalı degildi, o tasvirdi, gece okudugum kitaplar bende nedensizce tasvir yapma istegi uyandırmıştı. Meseden yapılma masada - umuyorum ki mesedir, beni böyle bir tasvire zorladı en azından, fildişi küllügün üzerinde duran, mavi çizgili mendili, ceketimin sol cebine yerlestirip dısarı çıktım.
Roman yazmak böyle bir seydi galiba. Bir dakika içinde yaptıgın işler, çevrendeki esyaların da katkısıyla saatlere uzanıyor, bu da ilginç bir anlatımla sanatsal yaratıma dönüşüyordu. İste o an içimden “ vay çakal derman!” dedim. “ Demek tasvir yapmadaki sırrın buydu.”
Zıplaya zıplaya işe geldim. Bu zıplama mevzusunu önceden de söylemiştim. İse gidip gelirken kanguru ya da çekirge gibi zıplayarak yol alıyordum. Bunun nedenini tam olarak bilemiyordum. Tutkularım vardı. Bu da beni hayvanlar gibi zıplamaya teşvik ediyordu!
Odaya girdigimde içleri neseyle ve sevgiyle dolu is arkadaşlarım karşıladılar beni. Hepsinin yüzünden iyilik, dürüstlük ve bilgelik akıyordu. Tanrım ne şanslı bi insandım. Dünyanın tüm iyi insanları bu şirkette toplanmıştı. Ne haset vardı onların içlerinde, ne de şeytanın kararmıs lanetli kalbi! Ya da ben böyle kandırıyordum kendimi ve bir polyana gibi sırıtmaktan başka çarem kalmıyordu acı gerçeklere
Müdür her zamanki gibi odasına çagırdı beni. “ Bak Aykut!” dedi “ satıs rakamların çok kötü, böyle gidersen isten kovulursun”.
Herkesin kötüydü ki satış rakamları; bu zittigimin kadını niye benle ugrasıyordu bunu anlamıs degildim. Artık canıma tak etmisti. Terk edecektim bu sirketi. Evet, ne pahasına olursa olsun istifamı verecek ve ayrılacaktım. Gururumu daha fazla ayaklar altına alamazdım.
Bir akşam Devran’la televizyon izlerken dayanamadım sordum: “ abi, kusura bakma da, sen nasıl geçiniyorsun? Aileden mi? Yazdıgın kitaplar dicem, ama onlar da piyasada yok!”.
- ıste o devlet sırrı ahbap; deyip kahkahayı patlattı.
Neyin devlet sırrı! Amerika’da mıyız arkadas neyin ahbabı! Ikimiz de dibe vurmuşuz, dibe vurmuşuz ki bu evi birlikte paylasıyoruz. Evde halı bile yok. Ortaya bi kilim atmısız, adına halı demişiz. Kösedeki sehpanın üzerinde igrenç bir çerçeve var. Duvara ne idügü belirsiz bir resim asmısız. Güya nehir filan akıyor resimde; ama berbat iste. Bir süre baktın mı ruhun daralıyor. Çıkartıp da atamıyoruz; çünkü o resim aslında duvarın delik ve boyasız olan tarafını örtmek için konmus oraya. Yani neyin sırrı neyin!
Biraz daha üstüne gittim. Ne yazık ki söylemedi. Sonra çalıştıgım isten bunaldıgımı ve yeni bir is aradıgımı söyledim. Nasıl bi is istedigimi sordu.
- Aslında Nasa olsa iyi olur” dedim sırıtarak. Hiç gülmedi. Genelde bende öyle oluyor. Böyle bi espri yapıyorum karşı tarafa, bırak tebessüm etmeyi karsının suratı daha bi asılıyor, daha bi yamuklaşıyor.
Yine de etrafa bakacagını söyledi ve çayından bi yudum alıp televizyon izlemeye devam etti.
Aslında, dün gece okudugum dedektiflik romanlarından bir hayli etkilenmiştim. Keşke dedim
tanrım, keske yazgımda böyle bi sey olsa, ne güzel olurdu, hem biraz heyecan olur, hem de yeni
maceralara atılır, yeri geldimi de güzel hatunlarla sevişebilme imkânım olurdu… Bu hayallerle yatagıma girdim, ama bu hayaller bile sabaha kadar kâbus görmemi engelleyememişti...
tuna...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder