27 Kasım 2010 Cumartesi

kırlangıç aykut bölüm 4

RÜYALAR VE AYKUT’UN TUHAF İSTEKLERİ

  Sabah kalktığımda gördüğüm rüyaları aklıma getirmeye çalıştım. Oldukça kabarıktı. İlk aklıma gelen rüya Derman’la ilgili gördüğüm rüyaydı. Derman ünlü olmuştu ve hepimizle alay ediyordu. Biz de onu alkışlıyorduk. Sonra yavaşça onun yanına yaklaşıp başarısının sırrını sordum. Yaradılış demişti. Bunu söylemesiyle rüyam birden değişivermişti. İlk insanlarla birlikte dinozorlardan kaçarken bulmuştum kendimi. Sonra dinozorlardan biri içimizden birini yakaladı. Biz çılgınca kaçmaya devam ettik. Ormanın iç kısımlarına girdiğimizde bizi şirketteki müdürüm karşıladı. Hani şu suratsız şebek. İki de bir satış rakamların düşük filan deyip gider yapmaya çalışan ahmak!
   Yine satış rakamlarını sormaz mı? Ben de bu sefer patladım artık,” Yemişim seni de, satış rakamını da! Biz dinozorlarla mücadeleye girişmişiz, sen hala satış rakamındasın!”
    Kendinize gelin Aykut Bey demez mi? Allahım ne mal kadın yahu bu! Eski çağdayız, soğuktan kıçımız donmuş, üstüne bir de dinozorlardan kaçıyoruz bu  hala bey deme derdinde.
    Öfkeyle devam ettim:
-        Beyi filan boş ver de nerden geldik buraya Gamze?
-        Lütfen bana hanım der misiniz?
-        Lan şaka mısın sen! İlk çağdayız. Allah aşkına neyin peşindesiniz?
  Ben böyle sert çıkınca kadın ağlamaya başladı. İlk defa müdürümü ağlarken görmüştüm. Bir anda acıyıverdim ona ve duygusallaştım.
-        Lütfen ağlamayın Gamze Hanım. Her şeyin farkındayım. Kötü bir zamandan geçiyoruz. İçinizdeki kaosun farkındayım. Bu dinozorlar, şu gürgenler, okaliptüsler, yere tüneyen mantarlar, sürüngenler... Haklısınız bu bizim dengemizi bozdu. Bize çeşit çeşit evraklar lazım. Mavi mavi dosyalar lazım. Entrikalar ve ayak kaydırmalar lazım. Ne bileyim, öğlen şirketin bizler için doldurduğu sodeksoyla şirketin yakınlarındaki bir restorana oturup, mantar soslu makarna yemeliyiz. Aramızda diyet yapan kadınlar; ligt kola içip, köri soslu marul salatası yemeli! Bu arada birkaç espri yapılmalı soframızda ve eşekler gibi gülmeliyiz!
 Sırf bu kadın burada depresyona girmesin diye ona kendi gerçeklerini hatırlattım. Yoksa bunların hepsi benim midemi bulandırıyordu. O ise bunları dinlerken çoktan mest olmuştu. “ Buraya nasıl düştük?” diye sordu. Hatırlamadığımı söyledim. Yalnız bir şey fark etmiştim, bu kadın şirketteki gibi bakmıyordu bana. Bakışlarındaki ukalalık azalmıştı. Daha şevkatliydi; hatta biraz da seksi gelmişti gözüme! ULen yoksa sevişmek mi istiyordu benimle bu kadın!
  Bana öyle içten ve samimi gözlerle bakınca, nedensizce bir şeyleri itiraf etmek istedim.
-        Hani öğleden sonra yaptığınız toplantılar vardı ya Gamze Hanım
-        Eee n’olmuş öğleden sonraki toplantılara?
-        Şey… Iıı! Ben hep aralarda tuvalete gitmek için izin istiyordum ya!
-        Ne alakası var şimdi! Hem boş ver şimdi şirketi, toplantıyı!
-        Yok ya söylemeliyim bunu size. Vicdanımın sızlamaması için söylemeliyim.
-        Pekâlâ, söyle bakalım.
-        Ben o sırda işemeye gitmiyordum. Sizin dar eteğiniz ve bacaklarınız içimi gıdıklıyor, bundan dolayı da benim şeyim dikeliyor ve bu dikelmeyi ortadan kaldırmak için tuvalette alıyordum soluğu!
-        Seni çapkın seni! Keşke bunu bana daha önce söyleseydin” dedi ve birden öpüşmeye başladık. O kadar şehvetli öpüştük ki, az kalsın dilini koparıyordum kadının! Ellerimi hemen baldırlarına götürdüm. Baldırları demir gibi sertti. Sonra kalçalarını kavradım. Tanga giymişti. Bu sırada o da boynumu aç köpekler gibi ısırmaya başlamıştı. Artık öpmüyordu, bildiğin ısırıyordu. İyice canım yanmaya başlayınca ben de yavaş yavaş kâbusta olduğumu anlamıştım.
Bu felaketle gözümü açtım. Kulağımın dibinde öten saate küfürler ettim. “Of” dedim, “ Yine aynı yüzleri görücem. Yine o tuhaf klişeler! Keşke özel güçlerim olsa, ne bileyim bir örümcek adam olsam yahut bir Battal gazi.”
 Ben işin özünde zıplamak istiyordum. Mücadele etmek istiyordum. Kahraman olmak istiyordum. Hani Cesur Yürek diye bir film vardı ya. Orda bir William Wallace vardı. İşte Wallace o filmin sonunda Freedoooom diye bir çığlık atıyordu. İşte ben de öyle Freedoooom diye haykırmak istiyordum. Ama bir yandan kellemin de uçmasını istemiyordum. Sonra bir haremim olsun ve her gün ordan bir cariye çıkartayım. Ama frengi bulaşmasın! Kumarbaz olayım yalnız hiç para kaybetmeyim...  
  Çok şey istemiyordum ki! Huzur istiyordum, sadece huzur! Bir zerrecik, bir damlacık huzur! Çok şey mi istiyordum hayattan. Hem bir insan hayattan ne isteyebilir ki? İşte ben de en fazla onu istiyordum... 
                                                                                            devam eder...
  

26 Kasım 2010 Cuma

KIRLANGIÇ AYKUT.. BÖLÜM 3

                            
                  AYKUT'UN DEDEKTIF OLMA HAYALI 

      O entelektüel kızın karşısındaki çaresizlik bana bir hayli dokunmuştu. Nasıl bir rezillikti tanrım bu. Cahildim işte. Cahilin önde gideniydim hem de.  Ama bunu azaltmak istiyordum. Yani en azından bir daha, bir kızın ya da herhangi birinin karsısında bilgisizlikten bir balon gibi patlamak istemiyordum. Bu yüzden entelektüel arkadaşım Devran’dan tüyolar almaya karar verdim.
      Ezile büzüle Devran’ın odasına girdigimde Devran, kıllı bacaklarına külotlu çorap geçirmis, ellerine de manikür yapıyordu. “ N’oluyo lo” dedim. “ Ayol bir sey yok” dedi; “ Yeni romanım içim bir kadın karakteri insa edicem de, bir kadın gibi giyinip onun ruh halini anlamaya çalışıyorum”.       
                                                         
                                   ***
     Artık sunu kabul etmeliydim. Devran tek kisilik  dev bir kadroydu, bense bu devin cüce ruhlu arkadaşı Aykut! Birileri bizim su hayatımızı yazsa kesin film olurdu ve hislerim hıyarın birinin bizi günün birinde mutlaka yazacagını söylüyordu.  Lafı fazla uzatmayayım, kendisinden birkaç kitap istedim. Bana Agatha Christie’nin ve Arthur Conan Doyle’un dedektiflik romanlarıyla ise baslamamı salık verdi. Hemen kitap rafından birkaç tane çıkartıp bana uzattı. Çıkarken de espri yaptı. “ Hadi bakalım oku bunları, sonra da gel düzüselim” dedi.
      Kimdi lan bu adam! Neydi? Nerden gelmisti ve nasıl girmisti hayatıma? Nereye gidiyordu? Su koca istanbul’da neden birbirimizi bulmuştuk? Alın yazısı mıydı, yoksa bir tesadüf müydü? Yoksa olasılık mıydı? Zaten aklı karısık biriydim, sag olsun Derman daha bir karıştırmıstı aklımı!
       Sabahın beşine kadar pörtlemiş gözlerle kitaplara baktım. İnternetten edebiyat sitelerine girdim.  Sabaha karşı horozun ötüşüyle yatagımdan kalktıgımda Holmes’un purosu, katiller, izler, ipuçları, seyahatlar, tuhaf bakıslı adamlar bir serit gibi gözümün önünden geçmişti. Geceden ütüledigim kolalı gömlegi bir sarkıyi mırıldanarak giydim. Hadi yalan olmasın, gömlek kolalı degildi, o tasvirdi, gece okudugum kitaplar bende nedensizce tasvir yapma istegi uyandırmıştı. Meseden yapılma masada  - umuyorum ki mesedir, beni böyle bir tasvire zorladı en azından, fildişi küllügün üzerinde duran, mavi çizgili mendili, ceketimin sol cebine yerlestirip dısarı çıktım.
        Roman yazmak böyle bir seydi galiba.  Bir dakika içinde yaptıgın işler, çevrendeki esyaların da katkısıyla saatlere uzanıyor, bu da ilginç bir anlatımla sanatsal yaratıma dönüşüyordu. İste o an içimden “ vay çakal derman!” dedim. “ Demek tasvir yapmadaki sırrın buydu.” 
       Zıplaya zıplaya işe geldim.  Bu zıplama mevzusunu önceden de söylemiştim. İse gidip gelirken kanguru ya da çekirge gibi zıplayarak yol alıyordum. Bunun nedenini tam olarak bilemiyordum. Tutkularım vardı. Bu da beni hayvanlar gibi zıplamaya teşvik ediyordu!
    Odaya girdigimde içleri neseyle ve sevgiyle dolu is arkadaşlarım karşıladılar beni. Hepsinin yüzünden iyilik, dürüstlük ve bilgelik akıyordu. Tanrım ne şanslı bi insandım. Dünyanın tüm iyi insanları bu şirkette toplanmıştı. Ne haset vardı onların içlerinde, ne de şeytanın kararmıs lanetli kalbi! Ya da ben böyle kandırıyordum kendimi ve bir polyana gibi sırıtmaktan başka çarem kalmıyordu acı gerçeklere
    Müdür her zamanki gibi odasına çagırdı beni. “ Bak Aykut!” dedi “ satıs rakamların çok kötü, böyle gidersen isten kovulursun”.
      Herkesin kötüydü ki satış rakamları; bu zittigimin kadını niye benle ugrasıyordu bunu anlamıs degildim. Artık canıma tak etmisti. Terk edecektim bu sirketi. Evet, ne pahasına olursa olsun istifamı verecek ve ayrılacaktım. Gururumu daha fazla ayaklar altına alamazdım.
    Bir akşam Devran’la televizyon izlerken dayanamadım sordum: “ abi, kusura bakma da, sen nasıl geçiniyorsun? Aileden mi? Yazdıgın kitaplar dicem, ama onlar da piyasada yok!”.
       - ıste o devlet sırrı ahbap; deyip kahkahayı patlattı.
    Neyin devlet sırrı! Amerika’da mıyız arkadas neyin ahbabı! Ikimiz de dibe vurmuşuz, dibe vurmuşuz ki bu evi birlikte paylasıyoruz. Evde halı bile yok. Ortaya bi kilim atmısız, adına halı demişiz. Kösedeki sehpanın üzerinde igrenç bir çerçeve var.  Duvara ne idügü belirsiz bir resim asmısız. Güya nehir filan akıyor resimde; ama berbat iste. Bir süre baktın mı ruhun daralıyor. Çıkartıp da atamıyoruz; çünkü o resim aslında duvarın delik ve boyasız olan tarafını örtmek için konmus oraya.  Yani neyin sırrı neyin!
      Biraz daha üstüne gittim. Ne yazık ki söylemedi. Sonra çalıştıgım isten bunaldıgımı ve yeni bir is aradıgımı söyledim. Nasıl bi is istedigimi sordu.
-          Aslında Nasa olsa iyi olur”  dedim sırıtarak. Hiç gülmedi. Genelde bende öyle oluyor. Böyle bi espri yapıyorum karşı tarafa, bırak tebessüm etmeyi karsının suratı daha bi asılıyor, daha bi yamuklaşıyor.
    Yine de etrafa bakacagını söyledi ve çayından bi yudum alıp televizyon izlemeye devam etti.
    Aslında, dün gece okudugum dedektiflik romanlarından bir hayli etkilenmiştim. Keşke dedim
tanrım, keske yazgımda böyle bi sey olsa, ne güzel olurdu, hem biraz heyecan olur, hem de yeni
maceralara atılır, yeri geldimi de güzel hatunlarla sevişebilme imkânım olurdu… Bu hayallerle yatagıma girdim,  ama bu hayaller bile sabaha kadar kâbus görmemi engelleyememişti...              
                                                          tuna...


23 Kasım 2010 Salı

kırlangıç aykut bölüm 2

 Entelektüel kız ve cehennem sorucukları

    Sabah dokuz gibi şirketteydim. Asansöre beş altı kişi sıkışarak bindik. Tek bir kelime olmadı asansörde, nasıl diyeyim, bir robot gibi bindik ve bir robot gibi indik asansörden. Ben çıkarken robot gibi iyi günler dedim, içerdekiler de robot gibi iyi günler dediler. Aslında kemal sunal’ın tabiriyle hepimiz birer eşoleşektik ama nedense önemli varlıklarmışız gibi bir tavır ve bir biçim vardı yüzlerimizde!
   Odadan içeri girdiğimde altı tane turşuya günaydın dedim, başlarını kaldırmadan günaydın dediler. Keratalar mahsun kırmızıgül girse içeri, hemen kafayı kaldırırlar hatta imza bile alırlar. Lan mahsunu geçtim, aJdar girse içeri benden daha çok prim yapar. Johhny depp girse bayılıp düşen bile olur. Ama ben aykutum ya, olması gerekenim hani, onlar gibi sıradanım ve işe yaramazım ya o yüzden beni gördüklerinde tepki vermiyorlar. Ben bunları düşünürken anakonda bakışlı müdür içeri çağırdı beni. Suratıma şöyle bir eda ekledim: “ hayır ben güçlüyüm, sen müdürsün ama benim de bi ruhum var, hem bu dünyada müdürsün sen, öbür dünyada eşitiz, hatta etlerimizin altındaki iskeletlerin birbirinden pek farkı yok.”. Biliyorum bunlar saçma düşünceler. İşte bu saçma düşüncelerle onun odasına girdim. Şöyle beni bi süzdü. O an içimdeki öfke daha bi arttı. Çünkü o bakışın anlamı tam olarak şuydu: “ vay aşağılık vay, hakkımda ne düşünürsen düşün, benim için sinekten farkın yok.”. işte beni öfkelendiren buydu. Yine de sakin olmalıydım. Sıkıntılı bir şekilde, “ Aykut satış rakamların az” dedi. Hay rakamını sıçanlar kovalasın dedim içinden. Dışımdan “ artacak efendim” dedim.
      Hayatı bazen göte benzetiyorum. İki taraflı ve değişken. Bazı duygular da kıçtaki kıllar kadar karanlık ve çaresiz!
   Kavga dövüş akşamı getirdik. Bey filan diyoruz birbirimze, hanım diyoruz. Aslında herkes birbirine orospu çocuğu demek istiyor ama nedense bu küfür ağzımızdan bey ya da hanım diye çıkıyor. Ne kadar naif ve ne kadar kibarız değil mi? Entrikalarla yaşlanıyoruz, bi de bunun adına yaşamak diyoruz.
   Saat altıyı gösterdiğinde kendimi füze gibi dışarı fırlattım. Önce kravatı boynumdan çıkardım. Kodumunun kravatı ilmek gibi. Bİ de o son düğmeyi iliklemek yok mu, ölümden beter. Çıkardım ve kurtardım kendimi ondan. Artık özgürüm. Şimdi mal mal yürücem eve doğru. Özgür Aykut yürüyor eve doğru. Yürü Aykut yürü. Nereye yürüyorsan artık, yürü yürüyebildiğin kadar!
  Paslanmış anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğimde, Devran ayakkabıları boyuyordu. Ulan bu adama imreniyorum; iş yok güç yok, ibnenin dünya umrunda değil, gelsin karılar gitsin fantastik romanlar. Yok, yeni oyunu için bir peri karakteri inşa ediyormuş, yok Karayip Korsanları tarzında bir senaryosu varmış da, bunu Karadeniz dolaylarında çekip bir ilke imza atacakmış. Ben kıçımdan soluyorum,  Devran, bildiğin, rahat rahat burnundan nefes alıyor. Nasıl bi olay bu. Kim yazdı bu yazgıları. Mına koyim şeytan diyor, gizli saklı çalış, hatmet kitapları, yazgı yazarı ol. Yazgı yazarı nedir ya. İstediğim şeyde bile meymenet yok ki!
    Halim gerçekten korkunç! İşin gerçeği şu: Ben rezilin tekiyim. Zıplaya zıplaya geldim eve, beş altı saatimi özgürce yaşamak için, gün içinde içime attıklarımı Lost izleyerek ya da nete girerek değerlendirmek için! Çekirge miyim neyim anlayamadım. Hep nedensizce, bi zıplama ihtiyacı. Özellikle işten çıkınca bu daha da belirginleşiyor. Valla kendimi düşündükçe yaşamaktan soğuyorum. Ama tüm bu bunaltılar içinde aylar sonra belki de ilk defa Devran’ın ağzından iyi bir laf çıktı. Bu akşam misafirlerimizin olacağını ve bir kızın da boşta olduğunu söyledi. Lan acayip sevindim. Belki de bu kızla dertlerimi az da olsa unutacaktım. Bİ de kızın çok güzel olduğunu söyleyince daha bi sevindim. Bir de kız şekle şemale bakmıyomuş, maddeci değilmiş, ilişkilerde ruh güzelliği arıyormuş dedi. Allaaah dedim, tam bana göre, bu gece kesin yataktayız biz bu hatunla!
   Akşama doğru geldiler. Kız gerçekten Devran’ın dediği kadar güzeldi. Hep birlikte Devran’ın odasına geçtik. Edebiyattan, sanattan filan konuşuldu. Tuhaf tuhaf espriler yapıldı. Gıcık Devran, sanki stand-upçıymış gibi kalktı ayakta espriler yaptı. Su içiyor ata demirer gibi.  Herkes güldü ben de yalandan güldüm. Aslında hiç gülesim yoktu ama güldüm işte. Hâlbuki şu performansı sahnede gerçekleştirse, kimse ona gülmez hatta bırak gülmeyi belki yuhalayan bile olur. Ama gel de bu ortamda bunları, bu güruha anlat. 
   Nihayet gece on ikiyi gösterdiğinde millet içkiden mayıştı. Ben de, hatunla takılırım diye bir iki duble votka içmiştim sadece. Bu esnada Devran ve arkadaşları çılgın gibi horluyordu. Hatta aralarında osuranlar bile vardı. Nerdeydi edebiyat, estetik nerdeydi? Yok, Kafka’nın böceği şöyleymiş, Mark Twain’in hicivleri evrenselmiş! Sonu buydu işte! Horlaya horlaya uyumak, arada da farkına varmadan gazı dışarı fırlatmak!
   Bu sırada kız, gözlerimin içine bakıp,  “ senin odana geçelim mi? ” dedi. Acayip sevindim. Düşündüğümden daha kolay olacaktı bu iş. “ Şansızım diyorsun kendine ama haksızlık ediyorsun Aykut. Bal gibi de şanslısın işte. Ev arkadaşın, eve fıstık gibi bir hatun getirdi ve bi terslik olmazsa bu hatunla sabaha kadar sevişeceksin.”
  Odaya girdiğimizde kızın biraz rahatsızlık duyduğunu hissettim. Devran’ın akşamki verdiği tüyo aklımdaydı. Bu kız, ruh güzelliğine bakıyordu. Ruhsal olaylardan girip kızı etki altına almalıydım. Ama bu kız gerçekten ilginçti. 
“ Kitapların nerde, yoksa sen hiç kitap okumuyor musun?” diye sordu. Kemleyip kümledim. Mizah dergileri filan okuduğumu söyledim. Konuyu başka yerlere çekmeye çalıştım. “ Sen ne tür müzik dinliyorsun?”  deyip biraz daha ortamı yumuşatayım dedim. Demez olaydım; çünkü kız Çaykovski’den girdi Wagner’den çıktı. Benim penisin sezgileri çok güçlüdür. Bu geceden bi bok çıkamayacağını yavaş yavaş hissetmeye başlamıştı. Ama nedensizce savaşını sürdürmeye devam etti. Konu döndü dolaştı yine kitaba geldi. Demez mi bana Shakspeare’in Macbeth eserindeki karakter inşasını nasıl buluyorsun diye. Armut gibi kaldım valla. Bİ şey diyemedim. Soruyu bi daha tekrarladı. Ben de ilginç diye karşılık verdim. Ve ben ilginç dedikten sonra, yarım saat kadar bana Macbeth’İ anlattı.  Konuşması bitmeye yakın “ hadi artık yatalım istersen” dedim. Bu sefer de Oscar Wilde’den açıldı konu.  “ Dorian Gray’in portresindeki kötülük kavramı sana neyi çağştırıyor? Yani kim kimin katiliydi? Dorian aslında ressamı değil de kendini mi öldürmek istedi?” Ben iyice gümlemiştim. Karı başımıza filozof çıkmıştı. Karı dedim diye kızmayın bana. Aklımı karıştıran kızlara karı diyorum ben!
     Hayır, şener şen’i sorsa tüm filmlerini anlatırım, cilalı ibo’yu sorsa aynı şekilde.  Ama yok işte! Bu kız bu gece beni tüketecekti.  Sevişemeyeceğimiz gibi üstüne bir de bilgeliğiyle beni mat edecek ve bir böcek gibi ezecekti.
     Ve dediğim gibi oldu. Kız gece boyunca susmadı. Anlattı da anlattı. Ben de ezildikçe ezildim. Sorduğu her soruya da ilginç diye karşılık verdim. Victoria dönemi, Osmanlı’da şiir anlayışı, ikinci yeni, imgecilik, dadacılık, ressamlar, yazarlar havada uçuştu. Oysa ben içimden şöyle geçirmiştim:  Ne güzel olacak,  ön sevişmeyle başlicaz; sonra bi oral seks yapar bana, ardından da içine girerim ve film kopar. Ne yazık ki tam tersi olmuştu o gece, ağzına alan ben oldum, zükülen de ben!  
     Zükeyim kaderimi!!!

22 Kasım 2010 Pazartesi

KIRLANGIÇ AYKUT bölüm 1

        
            

       Ev Arkadaşı Devran ve Kırlangıç Aykut'un Yalnız Dünyası

Gece eve geldiğimde saat on ikiyi gösteriyordu. Arkadaşlarla biraz Beyoğlu’nda takılmıştım. İçeri girdiğimde ev arkadaşım Devran hala yatmamış, bilgisayarın başındaydı. Gözleri okumaktan pörtlemiş, yanakları da sıkıntıdan balon gibi şişmişti. Devran sabah akşam vampir hikâyeleri okurdu. Hatta en büyük hayali gotik romanlar yazıp bunları bastırmaktı. Böylece tüm dünyada tanınacak ve bu vesileyle megan fox gibi taş hatunlarla yatma imkânına erişecekti. Sonra da “ heh he! Nasıl fıstıklarla birlikte oluyorum. Siz de maymun gibi elizabet yapmaya devam ediyorsunuz”  deyip bizle alay edecekti.  Bunu hiç bu şekilde söylememişti ama ben seziyordum bunu…
      Yarattığı bu düş âlemi onu gizliden gizliye öfkeli biri yapmıştı. Arada eve getirdiği arkadaşlarıyla olur olmadık yerde tartışıyor, küçük bir sorunu bile büyütüp ortamın gerginlik kaynağı olabiliyordu. Sonra hiçbir şey yokmuş gibi yatağına gidiyor, yorganın altında son mastürbasyonunu yapıp kendini rüyalar âlemine bırakıyordu.
    Bunun dışında yaptığı başka bir iş yoktu Devran’ın. Gündüz gece bir düş âlemindeydi. Türkiye’ye gotik edebiyatı getirecekmiş. Yazdığı romanlarda hayaletler, periler ve ölü ruhlar olacakmış. İnsanlar da onun yapıtlarını heyecanla ve merakla bekleyeceklermiş. Harry Potter’ı, Twlight serileriyle harmanlayıp Yüzüklerin efendisi tadında bir roman çıkartacakmış. Tİmes’a kapak olacak ve Einstein gibi dilini çıkartacakmış. Hâlbuki git banka memuru ol, yuvanı kur, torunların olsun onlarla oyna. Ama yok Devran ruh hastası dertsiz başına dert almış. Fantastik roman ne Türkiye ne! Türkiye kıçıyla güler fantastik romana. Ama Devran’a bunu söylesem bıçaklar mına keyim. Gurur yapar. O yüzden bu konularda tüm düşüncelerimi içime atıyordum ve içimde bu yüzden  davul gibi şişmişti artık!
   Ne yazık ki bitmiyordu Devran’ın düşleri. Düş kurup kurup, tuvalette alıyordu soluğu. Tuvaletteyken bile kafasında bir şeyler tasarlıyor ve tuvaletten çıkınca senaryolarını bana hararetle anlatıyordu. Sonra içine kapanıyor ve saatlerce odasından çıkmıyordu. Ben de öyle zamanlarda üstüne fazla gitmiyordum. En azından o sanatçı ruhlu biriydi ve böyle adamlara sakin davranmak ve hatta bazen yaptıklarını görmezden gelmek gerekiyordu. Ben de öyle yapıyordum, üstüne gitmiyordum.
   Bu arada biraz da kendimden bahsedeyim. Benim adım Aykut. Arkadaşlarım genelde bana kırlangıç Aykut derler. Neden böyle derler onu da bilmiyorum. Sadece yıllardan beri süregelen bir durum. Okul yıllarında, mahalledeki çocuklar ve girip çalışğım işlerde bana hep bu şekilde hitap ettiler. Hayat hikâyemi uzun uzun anlatmak istemiyorum. Şu an yirmi altı yaşındayım. Bekârım ve bulduğuma çakıyorum. Ah! hayır şaka yaptım. Aslında duygusal biriyim ama neden öyle oluyor bilmiyorum, ilişkilerim hep hüsranla sonuçlanıyor. Geriye kalansa, seviştiğim kadınların yatağıma bıraktıkları kokuları! Ama sorun değil diyorum, elbet bir gün bu durum düzelecek!
       
         Bunun yanında bir şirkette çalışıyorum. Altı tane turşu suratlı kadınla bir odada nefes alıp veriyoruz. Müdürümüz de kadın. Suratı kabak gibi. Gülümsediği zaman kerhane tatlısı gibi oluyor. Yüzünü astığı zaman dinozor gübresine benziyor. Böyle garip yere bu kadın normaldir deyip işlerimi yapmaya çalışıyorum.  Bu kasvetli ortama katlanmak durumundayım çünkü beni ön plana taşıyacak özel bir yeteneğim de yok. Geçinip gidiyorum işte. Yalandan dosya karıştırıyorum, müşteri takibi yapıyorum ve bazen laf olsun diye ekip çalışması, ekonomik süreç, revizyon, pazar araştırması gibi ucu bucağı olmayan kelimeler sarf edip ortama kendimi adapte etmeye çalışıyorum.
       İş bittiğinde kendimi öyle bir dışarı atıyorum ki sormayın. Sanki dünyalar benim oluyor. Biraz bulutları biraz da arabaları izleyip eve varıyorum.
      Bazen yürürken tuhaf bir öfke oluyor üzerimde. Şirketteyken, miskin olan ben, o yolda yürürken bir anda dünyanın en güçlü adamlarından biri oluyorum. Ah ne salağım! Yanardöner duygular içinde boğuluyorum da kimseye belli etmiyorum.
       Bir akşam yine böyle eve geldiğimde Devran arkadaşlarıyla sanatsal tartışmalar yapıyordu. Beni de aralarına davet ettiler. Ben bu konularda sıkıntılı olduğum için onların davetini reddettim ve odama kapandım.  Bülent Ortaçgil’den, İlhan İrem’den müzikler dinledim. Yalnızlık canımı sıkınca biraz nete girdim arkadaşlarla konuştum; ama bu da zevk vermedi bana. Sonra Dvd’ye bir film takıp izledim. İndiana Jones izleyip iç geçirdim. Ulan şu adamın yaşadığı maceraların binde birini yaşasam bana yeter de artar bile dedim içimden. Ama yok işte. Ne macera ne dram tek düze her şey. İşe git gel. Giderken sessiz sessiz osur! Akşam neti aç, sıkılınca dvd’de film izle. Devran’ın sikindirik hayalleri bile bu hayattan daha çekici ve daha sempatik. Gerçi belli mi olur; belki ünlü olursa bizi de görür, biz de bu monoton hayattan kurtulmuş oluruz. Ama imkânı yok bunun! O ünlü olunca kesin bizle alay edecek. Ezik biri; çünkü içi hicranlarla dolu. Zamanında herkes alay etti onunla. Yapamayacaksın dedi.  O da abuk bir hırs yaptı ve acısını da bizim gibi zayıf ruhlu ve işe yaramaz adamlardan çıkaracak.