24 Aralık 2010 Cuma

kırlangıç aykut bölüm 6

GİZLİ TÜNEL
   
   Dert etmeyim diyorum bazı şeyleri ama bu elimde değil. Kızdan yediğim dayak, işte geçirdiğim sıkıcı vakitler, ister istemez hayatı sorgulattırıyordu bana. Bir şeyleri değiştirmek istiyordum, bu amaçsız hayat canıma tak etmişti artık.
   Ne bir hobim vardı, ne bir eğlencem. Gerçi ara sıra arkadaşın barına gidip bir şeyler içiyordum, arada laflıyorduk; fakat bu da iyice baygınlık vermeye başlamıştı.
    Bir ara aşık olmayı düşündüm. Belki bu can sıkıntısını öldürebilirdi. Ne bileyim işte, sahilde el ele, kol kola bi yürüyüş yapardık, martılara yem atıp birbirimize güzel şiirler fısıldar ve akşam olunca da yorganın altına girip romantik filmler izlerdik. Böylece sıkıntıdan kurtulmuş olurdum. Olur muydum? Bunları düşünürken bile tuhaf bir sıkıntı basmıştı içimi.
    Bunlar aklımdan geçerken, Derman odama girdi. Beni içeri çağırdı. Birlikte içeri geçtik.
 “ Neyin var, keyfin yok” gibilerinden bir şeyler söyledi.
          - Küçük sıkıntılar işte. Baksana Derman hala iş arıyorum. Çok bunaldım. Dedektif olmak istiyorum. Ya da ne bileyim macerası olan bir iş de olabilir. James Bond gibi bir şey olabilir. Ya da çizgi film senaryoları da yazabilirim.
   Konuşmalarıma yüz bile vermedi. Anladım! Yine bu söylediklerimi umursamamıştı. Onun için benim iç dünyam hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü yazar olan oydu. Yani bilgiliydi, çalışıyordu ve çalışkanlığı ona her an şöhreti getirebilirdi. İnanır mısınız ben de içten içe şöhret olmak istiyordum. Ama hep bunu içime atıyordum. Bir anda nasıl olduysa ağzımdan şu cümleler çıktı:  “ Aslında ben de fantastik yazar olmak istiyorum. Peri masalları beni de etkiliyor. Devler, orman elfleri, büyücüler, cadılar… Ben de yazabilirim Derman.  Ciddiyim çok isterim bunu.
   Biraz gülümsedi. Ve sonra sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
-          Birikimsiz olmaz!
  Ne geldiyse başıma bu kelimden gelmemiş miydi zaten? Hiçbir konuda tam bir birikim sahibi olamamıştım. Tembellik beni hayattan soyutlamış, tam bir dinozor haline getirmişti. Ne yeni bir aşka yelken açabiliyordum, ne de yeni bir işe. Yine de umutlu bir insan edasıyla:  “ Bu durumun üstesinden gelebilirim” dedim.
-          Bak dostum bunları sonra konuşuruz; şimdi beni iyi dinle!
-          Dinliyorum!
    İlk defa Derman’ın yüz şeklini değişik görmüştüm.  Fantastik kurgu yazarından daha çok karanlık işlere bulaşmış bir hayduta benzetmiştim o anki halini.
   Cızırdayarak çıktı bu sefer sesi:
-          Farklı olaylar var bu evde. Artık bunu öğrenme vaktin geldi.
   Korkmuştum. Belli etmemeye çabaladım ama olmadı. Dudaklarımı ısırdım, ellerim terleyiverdi birden. Ne bileyim;  farklılık gibi uçuk bi kavram, bizim gibilerin rıhtımına uğramazdı pek! Heyecanla:
-          Farklılık derken neyi kastettin kardeşim?
-          Gel benimle içeri. Hadi bakalım!
İçeri dediği yer kendi odasıydı. Sürekli kitli tutardı odasını. Ben iki kere ya girmişimdir ya da girmemişimdir! Böyle acayip  bir şekilde odasını saklardı benden.
    Odaya girdiğimizde o haydut hali daha da belirginleşiverdi. Vahşi batı kovboyları gibi: “ Bak ahbap, bilmen gerekiyor artık bunu. Bu odada çok büyük bir sır var.. Sadece bunu üç kişi biliyor şu an?
  Espri yaptım ben de: “ Sırrı herkes biliyor be abi, yazıldı onun kitabı ya. Herkes de okudu Hahahaha!”
 Bir insan ufaktan da olsa sırıtır dimi.  Derman sırıtmadı bu espriye. Ama çok haklı,  başkası etse böyle bi laf, ben de sırıtmazdım buna. Çünkü sırıtılacak gibi değildi. Sır mır diyince aklımca ortamı yumuşatayim demiştim;  aksine bir anda gerginleşiverdi Derman!
-          Bırak şimdi eğlenceli adam tavırlarını Aykut. Sır diyorum. Dünyadaki en büyük sırlardan biri var bu evde.
    İki şey var dedim içimden. Ya bu adam fantastik hikâyeler okuyup, yazarken kafayı sıyırdı ya da benimle maytap geçiyor. Tuhaf bir korku sardı içimi. Bir an işimin ve hayatım sıradan bir şekilde gelişmesine şükrettim. Çünkü sır lafını duymam bile, karanlık ruhumu daha da karanlıklaştırmıştı. Ama merak da etmeye başlamıştım. Akşamları çay içen, ilerleyen saatlerde de ayak parmaklarının arasını karıştırıp Ezel izleyen adamların evlerinde ne gibi bir sır barınabilirdi ki?
         -    Bu sırra hazır olup olmaman benim için önemli Kırlangıç. Buna gerçekten hazır mısın.
         -   Hazırım, hadi çatlatma adamı!
Yatağının sağ köşesinde duran dolaba gitti. İki yıl önce almıştı bu dolabı. Bal rengindeydi. Kapağını açtı. Ve yaklaşmamı söyledi. Merakım iyice artmıştı. Ne olabilirdi ki bu değersiz ve ucube dolabın içinde.
 Derman:
-          Dikkatli bak bu dolabın içine!
-          Bu karanlıkta neyin nesi?
-          Gel benimle
-          Ne oluyor lan? Gizli bir geçit mi var burda?
-          Soru sorma gel.

  Tanrım inanılmayacak bi şeydi bu. Dolabın içinden bir anda gizli bir bölmeye geçmiştik. Merdivenlerden yerin altına doğru inmeye başladık. İndiğimiz yeri aydınlatsın diye duvarlarda mumlar asılıydı.
  İçimden besmeleler çekiyordum. Acaba abdest alsa mıydım? Cenabet inmek ister istemez sıkıntıya sokmuştu içimi. Dayanamadım, konuyu Derman’a açtım.
-          Kardeş ortalık iyice karanlık,  bi abdest alıp geleyim ben.
-          Sonra alırsın gelmek üzereyiz artık. Bi şey olmaz
  Artık olan olmuştu. Gözlerim kuşkuyla etrafa bakıyordu. Alışık olmadığım şeylerdi. Gizli bir tünelden aşağı iniyordum. Tanrım ne korkunç bir şeydi bu! Nasıl bir fanteziydi! SSK, prim ve yemek kartı üçgeninde dönüp duran insanlar için karışık durumlardır bunlar. Benim de kafam karışmıştı. Bir ara vazgeçmek istedim. “ Derman, oğlum geri dönelim istersen benim yer altına inme fobim var”
-          Fobilerini hobiye çevir dostum. Uzun yaşamanın sırrı işte bu.
 Güzel laf etmişti, biraz kendime gelmeye çalıştım. Bu sırada şu düşünce içimden geçivermişti: “ İşe bak! Belki de ben yatakta horul horul uyurken, Derman bu gizli tünele girip girip çıkıyordu”.
   Alem çocuktu şu Derman. Değil miydi yoksa. Nerden çıkmıştı bu tünel. Satış işi meğer ne garanti işmiş. Demek bu tür karanlık maceralar ancak filmlerde insanlara güzel gözüküyormuş! Bunun gibi onlarca çelişkiyle;  aşağıya inmeye devam ettim..
                                                                                                       DEVAM EDER
                                   

15 Aralık 2010 Çarşamba

ÇILGIN TUFANIN AYAK ÜSTÜ SOHBETLERİ

kızın biri: emre aydın çok güzel, bayılıyorum ona ya. Çok tatlı.
Tufan: (içinden) insanları yakından tanımadan tav oluyorsunuz. Ben de kötü demiyorum ama bi yakından tanı bakalım... Tatlı mı acı mı, öyle karar ver.
kızın biri: Hadi bu akşam konserine gidelim..
Tufan: (içinden) sikiim, konseri de hiç sevmem...

--------------------------------------------------------------

Bİri:     Abi, mistik olayı izledin mi sen?
Tufan:  Hayır!
Biri:     Bu gece hanımla izlicez; sen de hanımı al bize gel, birlikte izleyelim.
Tufan: (içinden): Haberi yok ki gerçek mistik olayı birlikte çekiyoruz. Benim maaş 1000 lira, evde iki tane boğaz, bunun aldığı para 800, evde üç boğaz; izlemeye gerek var mı şimdi mistik olayı (Dışından) Ben gelmicem ya işim var. Başka bi zaman artık.
Bİri: O zaman bi ara nostalji yapalım, geleceğe dönüşü izleyelim...
Tufan: (içinden) hay geleceğin çıksın. Kıçımıza tırpan batmış hala fantastik seyirlerle kendini kandırmaca...(Dışından) bakarız abi.. olabilir. Hadi ben kaçtım..

----------------------------------------------------------

10 Aralık 2010 Cuma

KIRLANGIÇ AYKUT 5. BÖLÜM

                                     MAZOŞİST KIZ

   Aslına bakacak olursanız son iki haftam oldukça iyi geçmişti. Yedik, içtik eğlendik. Arkadaşlarla Şile’ye gittik. Tanrım o ne manzaraydı öyle! Bir yanımı orda bırakıp İstanbul’a geri döndüm. Nasıl bıraktım bir yanımı orda  onu da bilmiyorum; ama bu çağşımı yaptırmıştı bana bu günü birlik gezi!
    Bir serserilik vardı üzerimde. Evde şarkılar söylüyordum, evin kapılarından sesler çıkarıyor, tuhaf tuhaf çığlıklar atıyordum.
   Medyada vücuduna hayran olduğum kadınlar vardır. Sanki onlarla sevişmiş gibi hissediyordum kendimi. Hâlbuki pornonun dibine vurmuştum. Fetişler, süt banyoları, asansörde sekreterle sevişme hayali ve daha neler neler!
   İşte azgınlığın doruğa vurduğu esnada, Beyoğlu’ndaki yitik barlardan birinde çalışan arkadaşım arayıp beni yanına çağırdı. Ben de üşenmedim, taktım fötr şapkamı, giydim dar kotumu.( kalçaları avrat kalçaları gibi çıkartıyor işte ondan) ve Beyoğlu’nun yolunu tuttum.
    Metro oldukça kalabalıktı. Makyajlı, güzel giyimli kadınlar vardı. Redingotlu, siyah pardösülü adamlar vardı. Gözlüklü, kravatlı, siyah giyimli,  yüzlerine kentin musibet canavarlarını hapseden canlar, metronun içine sıkışştı.  Bir yere oturup kadınları izleyeyim bare dedim. Demez olaydım; çünkü Beyoğlu’na varana kadar köşede oturan sivri suratlı, kalın bıyıklı bir adam, sürekli beni süzdü. O adam beni süzünce ben de ona bakmaktan kendimi alamadım. Niye bakıyordu ki böyle!  O kadar kadın var mına koyim çevrede, onlara bak!
     Arkadaşın mekânına sallana sallana girdim. Beni görünce sevindi. Hemen bir skoç viski hazırladı bana. Böbürlenerek; “ Bak bu içtiğin İskoçya’dan daha yeni geldi. Tadını çıkart.” Ben de gülümseyerek içtim. Tadı keskin ve lezzetliydi. Biraz havadan sudan konuştuk. Kadınlar, işler, parasızlık ve sıradan sayılabilecek gerçeklerden konuştuk. Ona da işimden sıkıldığımı ve başka işler aradığımı söyledim. Özellikle dedektif olmak istediğimi söyleyince gülümsedi ve espri yaptı.
 
-          Dedektiflikte para yok, sen en iyisi jigolo ol. Hem maddi hem de manevi doyumu sağlarsın.
-          Alay etme abicim ya. Günlerdir Holmes’in kitaplarını okuyorum onların maceralarından çok etkilendim. Ordaki ipuçları, izler, arayışlar ve belirsizlikler beni cezbetti. Parası çok önemli değil. Ben zaten para değil macera arıyorum.
-          Bi götünü siksinler de sen o zaman gör macerayı!
   
            Türkiye’de erkekler kendi aralarında konuşurken, acı gerçekleri en kestirme yoldan bir küfür imgesiyle hemen yüzüne yapıştırırlar. İster başkanın oğlu ol,  ister diplomat ol fark etmez!  Empati denilen şey, dağlara kaldırılmıştır!
        Ben viskimi yudumlarken o konuşmaya devam etti:
-          Neyse bunları boş ver. Bir hatun var, geçen seni burada görmüş, beğenmiş. Telefonunu bıraktı. Arasın beni dedi.
    Uzattığı telefonu heyecanla aldım. İşlerimin yoğunluğundan ve bu yoğunlukla paralel gelişen parasızlıktan dolayı uzun zamandan beri bir kadınla yatak üstü sohbet etmemiştim.  
     Birkaç gün sonra kızı aradım. Beni Osman Bey’deki evine davet etti. “ Ne güzel” dedim içimden!
 “ Çaba yok, uğraş yok, kur yapmak yok! Temiz iş olacak, çağırdı işte. Bir yarım saat yalandan sohbet, ardından seks!  Ulen Aykut şansızım diyorsun ama bak yine durdun durdun gittin on ikiden vurdun! “
     Bu heyecanla ve merak duygusuyla kızın evinin yolunu tuttum. Kapıyı açtığında ise şok oldum. Harika bir parçaydı. Gerçekten bu kadarını beklemiyordum. O entel kızdan bile daha şehvetliydi. Bakışları gel benimle seviş diye haykırıyordu. O ara antredeki aynada yüzümü gördüm.
   “Of bendeki surata bak! Kerizlik akıyor; ama kendine güven Aykut! Seni bu kız beğendi. Beğendi ki telefonunu istedi. Bu abuk halinle kızı etkiledin daha ne olsun!”
    Bunları düşünürken, genişçe bir odaya girdik. Bu odanın salonu olduğunu söyledi. Dvd’ler, moda dergileri, yerlerdeydi. Köşede öküz boyutlarında bir LCD vardı. MTV açıktı ve kate perry’nin bir klibi dönüyordu. Duvarlarda baltalar, kamçılar ve joplar asılıydı.
    Şöyle düşündüm:  “ İyi, zengin bir ortam olduğuna göre seks de zengin olacak. Ne mutlu bana!” .
      Biraz daha konuştuk ve öpüşmeye başladık. Nasıl dillerimizi yalıyoruz size anlatamam. Ben gözümü kapatmış ve tam kendimden geçmiştim ki, yediğim tokatla kendime geldim.. O kadar sert vurmuştu ki sanki ağrı dişlerimin minesine kadar vurmuştu. Cin çarpmış gibi olmuştum ve yüzüm tokadın şiddetinden kendine gelemediğinden sözcükler ağzımdan Notre Dame’ın Kamburu'nun ağzından çıkıyor gibi çıkmsıtı!
-        Ne oluyor hayatım?
-        Hayatım deme dalağına korum piç. Vur bana şimdi. Vursana lan!
       Bunu demesiyle yumruğu geçirmesi bir oldu.
-       Hadi vur hadi! Adi, köpek herif seni!

Anlamıştım! Bu kız hem sadist, hem de mazoşisti. Üstüne bir de ağır bir paranoyak şizofrense, ben bu gece kesin bok yoluna gitmiştim ve yarınki gazetelerin üçüncü sayfasında, osuruk gibi çıkan bir vesikalıkla, Türkiye’ye poz veriyordum. Ayağa kalkıp kıyafetlerimi giymeye başladım. Ben giyinirken duvarda asılı duran kamçıyı aldı. “ Al!” dedi bunu. “ Beni kırbaçla. Kölen yap. ”
    Köle möle en sevmediğim laflardı benim. Utana sıkıla böyle şeyleri tasvip etmediğimi söyledim. Tasvip demiştim çünkü bu kız uçuktu. Doğulu kanı taşıdığımı ve onun yanında oldukça tutucu bir adam olduğumu göstermekti tasvip demekteki amacım!
    Ben giyinirken bir ton küfür yedim bu zebaniden!  Dalağımdan girdi ciğerimden çıktı. Arada da vuruyordu ve nolur beni döv diye yalvarıyordu. Tabii köle möle lafları da havada uçuşmaya devam ediyordu
     Bir kere daha kaderime çattım. Elin Amerikalı’sı, Allahın İndiana Jones’u, kamçısıyla Hindistan’a gidiyor, çılgınca maceralar yaşıyor, tünellere giriyor, böcek eti yiyor, maymun çorbası içiyor,  gizli bir tarikatı ortaya çıkartıyor, arada sarışın hatunla bir elma karşılığı sevişiyor;  benimse şu garip halime bak!  Bu hak mı şimdi? Soruyorum sizlere, adalet mi bu?
                                                                               Devam eder.

7 Aralık 2010 Salı

27 Kasım 2010 Cumartesi

kırlangıç aykut bölüm 4

RÜYALAR VE AYKUT’UN TUHAF İSTEKLERİ

  Sabah kalktığımda gördüğüm rüyaları aklıma getirmeye çalıştım. Oldukça kabarıktı. İlk aklıma gelen rüya Derman’la ilgili gördüğüm rüyaydı. Derman ünlü olmuştu ve hepimizle alay ediyordu. Biz de onu alkışlıyorduk. Sonra yavaşça onun yanına yaklaşıp başarısının sırrını sordum. Yaradılış demişti. Bunu söylemesiyle rüyam birden değişivermişti. İlk insanlarla birlikte dinozorlardan kaçarken bulmuştum kendimi. Sonra dinozorlardan biri içimizden birini yakaladı. Biz çılgınca kaçmaya devam ettik. Ormanın iç kısımlarına girdiğimizde bizi şirketteki müdürüm karşıladı. Hani şu suratsız şebek. İki de bir satış rakamların düşük filan deyip gider yapmaya çalışan ahmak!
   Yine satış rakamlarını sormaz mı? Ben de bu sefer patladım artık,” Yemişim seni de, satış rakamını da! Biz dinozorlarla mücadeleye girişmişiz, sen hala satış rakamındasın!”
    Kendinize gelin Aykut Bey demez mi? Allahım ne mal kadın yahu bu! Eski çağdayız, soğuktan kıçımız donmuş, üstüne bir de dinozorlardan kaçıyoruz bu  hala bey deme derdinde.
    Öfkeyle devam ettim:
-        Beyi filan boş ver de nerden geldik buraya Gamze?
-        Lütfen bana hanım der misiniz?
-        Lan şaka mısın sen! İlk çağdayız. Allah aşkına neyin peşindesiniz?
  Ben böyle sert çıkınca kadın ağlamaya başladı. İlk defa müdürümü ağlarken görmüştüm. Bir anda acıyıverdim ona ve duygusallaştım.
-        Lütfen ağlamayın Gamze Hanım. Her şeyin farkındayım. Kötü bir zamandan geçiyoruz. İçinizdeki kaosun farkındayım. Bu dinozorlar, şu gürgenler, okaliptüsler, yere tüneyen mantarlar, sürüngenler... Haklısınız bu bizim dengemizi bozdu. Bize çeşit çeşit evraklar lazım. Mavi mavi dosyalar lazım. Entrikalar ve ayak kaydırmalar lazım. Ne bileyim, öğlen şirketin bizler için doldurduğu sodeksoyla şirketin yakınlarındaki bir restorana oturup, mantar soslu makarna yemeliyiz. Aramızda diyet yapan kadınlar; ligt kola içip, köri soslu marul salatası yemeli! Bu arada birkaç espri yapılmalı soframızda ve eşekler gibi gülmeliyiz!
 Sırf bu kadın burada depresyona girmesin diye ona kendi gerçeklerini hatırlattım. Yoksa bunların hepsi benim midemi bulandırıyordu. O ise bunları dinlerken çoktan mest olmuştu. “ Buraya nasıl düştük?” diye sordu. Hatırlamadığımı söyledim. Yalnız bir şey fark etmiştim, bu kadın şirketteki gibi bakmıyordu bana. Bakışlarındaki ukalalık azalmıştı. Daha şevkatliydi; hatta biraz da seksi gelmişti gözüme! ULen yoksa sevişmek mi istiyordu benimle bu kadın!
  Bana öyle içten ve samimi gözlerle bakınca, nedensizce bir şeyleri itiraf etmek istedim.
-        Hani öğleden sonra yaptığınız toplantılar vardı ya Gamze Hanım
-        Eee n’olmuş öğleden sonraki toplantılara?
-        Şey… Iıı! Ben hep aralarda tuvalete gitmek için izin istiyordum ya!
-        Ne alakası var şimdi! Hem boş ver şimdi şirketi, toplantıyı!
-        Yok ya söylemeliyim bunu size. Vicdanımın sızlamaması için söylemeliyim.
-        Pekâlâ, söyle bakalım.
-        Ben o sırda işemeye gitmiyordum. Sizin dar eteğiniz ve bacaklarınız içimi gıdıklıyor, bundan dolayı da benim şeyim dikeliyor ve bu dikelmeyi ortadan kaldırmak için tuvalette alıyordum soluğu!
-        Seni çapkın seni! Keşke bunu bana daha önce söyleseydin” dedi ve birden öpüşmeye başladık. O kadar şehvetli öpüştük ki, az kalsın dilini koparıyordum kadının! Ellerimi hemen baldırlarına götürdüm. Baldırları demir gibi sertti. Sonra kalçalarını kavradım. Tanga giymişti. Bu sırada o da boynumu aç köpekler gibi ısırmaya başlamıştı. Artık öpmüyordu, bildiğin ısırıyordu. İyice canım yanmaya başlayınca ben de yavaş yavaş kâbusta olduğumu anlamıştım.
Bu felaketle gözümü açtım. Kulağımın dibinde öten saate küfürler ettim. “Of” dedim, “ Yine aynı yüzleri görücem. Yine o tuhaf klişeler! Keşke özel güçlerim olsa, ne bileyim bir örümcek adam olsam yahut bir Battal gazi.”
 Ben işin özünde zıplamak istiyordum. Mücadele etmek istiyordum. Kahraman olmak istiyordum. Hani Cesur Yürek diye bir film vardı ya. Orda bir William Wallace vardı. İşte Wallace o filmin sonunda Freedoooom diye bir çığlık atıyordu. İşte ben de öyle Freedoooom diye haykırmak istiyordum. Ama bir yandan kellemin de uçmasını istemiyordum. Sonra bir haremim olsun ve her gün ordan bir cariye çıkartayım. Ama frengi bulaşmasın! Kumarbaz olayım yalnız hiç para kaybetmeyim...  
  Çok şey istemiyordum ki! Huzur istiyordum, sadece huzur! Bir zerrecik, bir damlacık huzur! Çok şey mi istiyordum hayattan. Hem bir insan hayattan ne isteyebilir ki? İşte ben de en fazla onu istiyordum... 
                                                                                            devam eder...
  

26 Kasım 2010 Cuma

KIRLANGIÇ AYKUT.. BÖLÜM 3

                            
                  AYKUT'UN DEDEKTIF OLMA HAYALI 

      O entelektüel kızın karşısındaki çaresizlik bana bir hayli dokunmuştu. Nasıl bir rezillikti tanrım bu. Cahildim işte. Cahilin önde gideniydim hem de.  Ama bunu azaltmak istiyordum. Yani en azından bir daha, bir kızın ya da herhangi birinin karsısında bilgisizlikten bir balon gibi patlamak istemiyordum. Bu yüzden entelektüel arkadaşım Devran’dan tüyolar almaya karar verdim.
      Ezile büzüle Devran’ın odasına girdigimde Devran, kıllı bacaklarına külotlu çorap geçirmis, ellerine de manikür yapıyordu. “ N’oluyo lo” dedim. “ Ayol bir sey yok” dedi; “ Yeni romanım içim bir kadın karakteri insa edicem de, bir kadın gibi giyinip onun ruh halini anlamaya çalışıyorum”.       
                                                         
                                   ***
     Artık sunu kabul etmeliydim. Devran tek kisilik  dev bir kadroydu, bense bu devin cüce ruhlu arkadaşı Aykut! Birileri bizim su hayatımızı yazsa kesin film olurdu ve hislerim hıyarın birinin bizi günün birinde mutlaka yazacagını söylüyordu.  Lafı fazla uzatmayayım, kendisinden birkaç kitap istedim. Bana Agatha Christie’nin ve Arthur Conan Doyle’un dedektiflik romanlarıyla ise baslamamı salık verdi. Hemen kitap rafından birkaç tane çıkartıp bana uzattı. Çıkarken de espri yaptı. “ Hadi bakalım oku bunları, sonra da gel düzüselim” dedi.
      Kimdi lan bu adam! Neydi? Nerden gelmisti ve nasıl girmisti hayatıma? Nereye gidiyordu? Su koca istanbul’da neden birbirimizi bulmuştuk? Alın yazısı mıydı, yoksa bir tesadüf müydü? Yoksa olasılık mıydı? Zaten aklı karısık biriydim, sag olsun Derman daha bir karıştırmıstı aklımı!
       Sabahın beşine kadar pörtlemiş gözlerle kitaplara baktım. İnternetten edebiyat sitelerine girdim.  Sabaha karşı horozun ötüşüyle yatagımdan kalktıgımda Holmes’un purosu, katiller, izler, ipuçları, seyahatlar, tuhaf bakıslı adamlar bir serit gibi gözümün önünden geçmişti. Geceden ütüledigim kolalı gömlegi bir sarkıyi mırıldanarak giydim. Hadi yalan olmasın, gömlek kolalı degildi, o tasvirdi, gece okudugum kitaplar bende nedensizce tasvir yapma istegi uyandırmıştı. Meseden yapılma masada  - umuyorum ki mesedir, beni böyle bir tasvire zorladı en azından, fildişi küllügün üzerinde duran, mavi çizgili mendili, ceketimin sol cebine yerlestirip dısarı çıktım.
        Roman yazmak böyle bir seydi galiba.  Bir dakika içinde yaptıgın işler, çevrendeki esyaların da katkısıyla saatlere uzanıyor, bu da ilginç bir anlatımla sanatsal yaratıma dönüşüyordu. İste o an içimden “ vay çakal derman!” dedim. “ Demek tasvir yapmadaki sırrın buydu.” 
       Zıplaya zıplaya işe geldim.  Bu zıplama mevzusunu önceden de söylemiştim. İse gidip gelirken kanguru ya da çekirge gibi zıplayarak yol alıyordum. Bunun nedenini tam olarak bilemiyordum. Tutkularım vardı. Bu da beni hayvanlar gibi zıplamaya teşvik ediyordu!
    Odaya girdigimde içleri neseyle ve sevgiyle dolu is arkadaşlarım karşıladılar beni. Hepsinin yüzünden iyilik, dürüstlük ve bilgelik akıyordu. Tanrım ne şanslı bi insandım. Dünyanın tüm iyi insanları bu şirkette toplanmıştı. Ne haset vardı onların içlerinde, ne de şeytanın kararmıs lanetli kalbi! Ya da ben böyle kandırıyordum kendimi ve bir polyana gibi sırıtmaktan başka çarem kalmıyordu acı gerçeklere
    Müdür her zamanki gibi odasına çagırdı beni. “ Bak Aykut!” dedi “ satıs rakamların çok kötü, böyle gidersen isten kovulursun”.
      Herkesin kötüydü ki satış rakamları; bu zittigimin kadını niye benle ugrasıyordu bunu anlamıs degildim. Artık canıma tak etmisti. Terk edecektim bu sirketi. Evet, ne pahasına olursa olsun istifamı verecek ve ayrılacaktım. Gururumu daha fazla ayaklar altına alamazdım.
    Bir akşam Devran’la televizyon izlerken dayanamadım sordum: “ abi, kusura bakma da, sen nasıl geçiniyorsun? Aileden mi? Yazdıgın kitaplar dicem, ama onlar da piyasada yok!”.
       - ıste o devlet sırrı ahbap; deyip kahkahayı patlattı.
    Neyin devlet sırrı! Amerika’da mıyız arkadas neyin ahbabı! Ikimiz de dibe vurmuşuz, dibe vurmuşuz ki bu evi birlikte paylasıyoruz. Evde halı bile yok. Ortaya bi kilim atmısız, adına halı demişiz. Kösedeki sehpanın üzerinde igrenç bir çerçeve var.  Duvara ne idügü belirsiz bir resim asmısız. Güya nehir filan akıyor resimde; ama berbat iste. Bir süre baktın mı ruhun daralıyor. Çıkartıp da atamıyoruz; çünkü o resim aslında duvarın delik ve boyasız olan tarafını örtmek için konmus oraya.  Yani neyin sırrı neyin!
      Biraz daha üstüne gittim. Ne yazık ki söylemedi. Sonra çalıştıgım isten bunaldıgımı ve yeni bir is aradıgımı söyledim. Nasıl bi is istedigimi sordu.
-          Aslında Nasa olsa iyi olur”  dedim sırıtarak. Hiç gülmedi. Genelde bende öyle oluyor. Böyle bi espri yapıyorum karşı tarafa, bırak tebessüm etmeyi karsının suratı daha bi asılıyor, daha bi yamuklaşıyor.
    Yine de etrafa bakacagını söyledi ve çayından bi yudum alıp televizyon izlemeye devam etti.
    Aslında, dün gece okudugum dedektiflik romanlarından bir hayli etkilenmiştim. Keşke dedim
tanrım, keske yazgımda böyle bi sey olsa, ne güzel olurdu, hem biraz heyecan olur, hem de yeni
maceralara atılır, yeri geldimi de güzel hatunlarla sevişebilme imkânım olurdu… Bu hayallerle yatagıma girdim,  ama bu hayaller bile sabaha kadar kâbus görmemi engelleyememişti...              
                                                          tuna...