24 Aralık 2010 Cuma

kırlangıç aykut bölüm 6

GİZLİ TÜNEL
   
   Dert etmeyim diyorum bazı şeyleri ama bu elimde değil. Kızdan yediğim dayak, işte geçirdiğim sıkıcı vakitler, ister istemez hayatı sorgulattırıyordu bana. Bir şeyleri değiştirmek istiyordum, bu amaçsız hayat canıma tak etmişti artık.
   Ne bir hobim vardı, ne bir eğlencem. Gerçi ara sıra arkadaşın barına gidip bir şeyler içiyordum, arada laflıyorduk; fakat bu da iyice baygınlık vermeye başlamıştı.
    Bir ara aşık olmayı düşündüm. Belki bu can sıkıntısını öldürebilirdi. Ne bileyim işte, sahilde el ele, kol kola bi yürüyüş yapardık, martılara yem atıp birbirimize güzel şiirler fısıldar ve akşam olunca da yorganın altına girip romantik filmler izlerdik. Böylece sıkıntıdan kurtulmuş olurdum. Olur muydum? Bunları düşünürken bile tuhaf bir sıkıntı basmıştı içimi.
    Bunlar aklımdan geçerken, Derman odama girdi. Beni içeri çağırdı. Birlikte içeri geçtik.
 “ Neyin var, keyfin yok” gibilerinden bir şeyler söyledi.
          - Küçük sıkıntılar işte. Baksana Derman hala iş arıyorum. Çok bunaldım. Dedektif olmak istiyorum. Ya da ne bileyim macerası olan bir iş de olabilir. James Bond gibi bir şey olabilir. Ya da çizgi film senaryoları da yazabilirim.
   Konuşmalarıma yüz bile vermedi. Anladım! Yine bu söylediklerimi umursamamıştı. Onun için benim iç dünyam hiçbir şey ifade etmiyordu. Çünkü yazar olan oydu. Yani bilgiliydi, çalışıyordu ve çalışkanlığı ona her an şöhreti getirebilirdi. İnanır mısınız ben de içten içe şöhret olmak istiyordum. Ama hep bunu içime atıyordum. Bir anda nasıl olduysa ağzımdan şu cümleler çıktı:  “ Aslında ben de fantastik yazar olmak istiyorum. Peri masalları beni de etkiliyor. Devler, orman elfleri, büyücüler, cadılar… Ben de yazabilirim Derman.  Ciddiyim çok isterim bunu.
   Biraz gülümsedi. Ve sonra sakin bir ses tonuyla konuşmaya başladı:
-          Birikimsiz olmaz!
  Ne geldiyse başıma bu kelimden gelmemiş miydi zaten? Hiçbir konuda tam bir birikim sahibi olamamıştım. Tembellik beni hayattan soyutlamış, tam bir dinozor haline getirmişti. Ne yeni bir aşka yelken açabiliyordum, ne de yeni bir işe. Yine de umutlu bir insan edasıyla:  “ Bu durumun üstesinden gelebilirim” dedim.
-          Bak dostum bunları sonra konuşuruz; şimdi beni iyi dinle!
-          Dinliyorum!
    İlk defa Derman’ın yüz şeklini değişik görmüştüm.  Fantastik kurgu yazarından daha çok karanlık işlere bulaşmış bir hayduta benzetmiştim o anki halini.
   Cızırdayarak çıktı bu sefer sesi:
-          Farklı olaylar var bu evde. Artık bunu öğrenme vaktin geldi.
   Korkmuştum. Belli etmemeye çabaladım ama olmadı. Dudaklarımı ısırdım, ellerim terleyiverdi birden. Ne bileyim;  farklılık gibi uçuk bi kavram, bizim gibilerin rıhtımına uğramazdı pek! Heyecanla:
-          Farklılık derken neyi kastettin kardeşim?
-          Gel benimle içeri. Hadi bakalım!
İçeri dediği yer kendi odasıydı. Sürekli kitli tutardı odasını. Ben iki kere ya girmişimdir ya da girmemişimdir! Böyle acayip  bir şekilde odasını saklardı benden.
    Odaya girdiğimizde o haydut hali daha da belirginleşiverdi. Vahşi batı kovboyları gibi: “ Bak ahbap, bilmen gerekiyor artık bunu. Bu odada çok büyük bir sır var.. Sadece bunu üç kişi biliyor şu an?
  Espri yaptım ben de: “ Sırrı herkes biliyor be abi, yazıldı onun kitabı ya. Herkes de okudu Hahahaha!”
 Bir insan ufaktan da olsa sırıtır dimi.  Derman sırıtmadı bu espriye. Ama çok haklı,  başkası etse böyle bi laf, ben de sırıtmazdım buna. Çünkü sırıtılacak gibi değildi. Sır mır diyince aklımca ortamı yumuşatayim demiştim;  aksine bir anda gerginleşiverdi Derman!
-          Bırak şimdi eğlenceli adam tavırlarını Aykut. Sır diyorum. Dünyadaki en büyük sırlardan biri var bu evde.
    İki şey var dedim içimden. Ya bu adam fantastik hikâyeler okuyup, yazarken kafayı sıyırdı ya da benimle maytap geçiyor. Tuhaf bir korku sardı içimi. Bir an işimin ve hayatım sıradan bir şekilde gelişmesine şükrettim. Çünkü sır lafını duymam bile, karanlık ruhumu daha da karanlıklaştırmıştı. Ama merak da etmeye başlamıştım. Akşamları çay içen, ilerleyen saatlerde de ayak parmaklarının arasını karıştırıp Ezel izleyen adamların evlerinde ne gibi bir sır barınabilirdi ki?
         -    Bu sırra hazır olup olmaman benim için önemli Kırlangıç. Buna gerçekten hazır mısın.
         -   Hazırım, hadi çatlatma adamı!
Yatağının sağ köşesinde duran dolaba gitti. İki yıl önce almıştı bu dolabı. Bal rengindeydi. Kapağını açtı. Ve yaklaşmamı söyledi. Merakım iyice artmıştı. Ne olabilirdi ki bu değersiz ve ucube dolabın içinde.
 Derman:
-          Dikkatli bak bu dolabın içine!
-          Bu karanlıkta neyin nesi?
-          Gel benimle
-          Ne oluyor lan? Gizli bir geçit mi var burda?
-          Soru sorma gel.

  Tanrım inanılmayacak bi şeydi bu. Dolabın içinden bir anda gizli bir bölmeye geçmiştik. Merdivenlerden yerin altına doğru inmeye başladık. İndiğimiz yeri aydınlatsın diye duvarlarda mumlar asılıydı.
  İçimden besmeleler çekiyordum. Acaba abdest alsa mıydım? Cenabet inmek ister istemez sıkıntıya sokmuştu içimi. Dayanamadım, konuyu Derman’a açtım.
-          Kardeş ortalık iyice karanlık,  bi abdest alıp geleyim ben.
-          Sonra alırsın gelmek üzereyiz artık. Bi şey olmaz
  Artık olan olmuştu. Gözlerim kuşkuyla etrafa bakıyordu. Alışık olmadığım şeylerdi. Gizli bir tünelden aşağı iniyordum. Tanrım ne korkunç bir şeydi bu! Nasıl bir fanteziydi! SSK, prim ve yemek kartı üçgeninde dönüp duran insanlar için karışık durumlardır bunlar. Benim de kafam karışmıştı. Bir ara vazgeçmek istedim. “ Derman, oğlum geri dönelim istersen benim yer altına inme fobim var”
-          Fobilerini hobiye çevir dostum. Uzun yaşamanın sırrı işte bu.
 Güzel laf etmişti, biraz kendime gelmeye çalıştım. Bu sırada şu düşünce içimden geçivermişti: “ İşe bak! Belki de ben yatakta horul horul uyurken, Derman bu gizli tünele girip girip çıkıyordu”.
   Alem çocuktu şu Derman. Değil miydi yoksa. Nerden çıkmıştı bu tünel. Satış işi meğer ne garanti işmiş. Demek bu tür karanlık maceralar ancak filmlerde insanlara güzel gözüküyormuş! Bunun gibi onlarca çelişkiyle;  aşağıya inmeye devam ettim..
                                                                                                       DEVAM EDER
                                   

15 Aralık 2010 Çarşamba

ÇILGIN TUFANIN AYAK ÜSTÜ SOHBETLERİ

kızın biri: emre aydın çok güzel, bayılıyorum ona ya. Çok tatlı.
Tufan: (içinden) insanları yakından tanımadan tav oluyorsunuz. Ben de kötü demiyorum ama bi yakından tanı bakalım... Tatlı mı acı mı, öyle karar ver.
kızın biri: Hadi bu akşam konserine gidelim..
Tufan: (içinden) sikiim, konseri de hiç sevmem...

--------------------------------------------------------------

Bİri:     Abi, mistik olayı izledin mi sen?
Tufan:  Hayır!
Biri:     Bu gece hanımla izlicez; sen de hanımı al bize gel, birlikte izleyelim.
Tufan: (içinden): Haberi yok ki gerçek mistik olayı birlikte çekiyoruz. Benim maaş 1000 lira, evde iki tane boğaz, bunun aldığı para 800, evde üç boğaz; izlemeye gerek var mı şimdi mistik olayı (Dışından) Ben gelmicem ya işim var. Başka bi zaman artık.
Bİri: O zaman bi ara nostalji yapalım, geleceğe dönüşü izleyelim...
Tufan: (içinden) hay geleceğin çıksın. Kıçımıza tırpan batmış hala fantastik seyirlerle kendini kandırmaca...(Dışından) bakarız abi.. olabilir. Hadi ben kaçtım..

----------------------------------------------------------

10 Aralık 2010 Cuma

KIRLANGIÇ AYKUT 5. BÖLÜM

                                     MAZOŞİST KIZ

   Aslına bakacak olursanız son iki haftam oldukça iyi geçmişti. Yedik, içtik eğlendik. Arkadaşlarla Şile’ye gittik. Tanrım o ne manzaraydı öyle! Bir yanımı orda bırakıp İstanbul’a geri döndüm. Nasıl bıraktım bir yanımı orda  onu da bilmiyorum; ama bu çağşımı yaptırmıştı bana bu günü birlik gezi!
    Bir serserilik vardı üzerimde. Evde şarkılar söylüyordum, evin kapılarından sesler çıkarıyor, tuhaf tuhaf çığlıklar atıyordum.
   Medyada vücuduna hayran olduğum kadınlar vardır. Sanki onlarla sevişmiş gibi hissediyordum kendimi. Hâlbuki pornonun dibine vurmuştum. Fetişler, süt banyoları, asansörde sekreterle sevişme hayali ve daha neler neler!
   İşte azgınlığın doruğa vurduğu esnada, Beyoğlu’ndaki yitik barlardan birinde çalışan arkadaşım arayıp beni yanına çağırdı. Ben de üşenmedim, taktım fötr şapkamı, giydim dar kotumu.( kalçaları avrat kalçaları gibi çıkartıyor işte ondan) ve Beyoğlu’nun yolunu tuttum.
    Metro oldukça kalabalıktı. Makyajlı, güzel giyimli kadınlar vardı. Redingotlu, siyah pardösülü adamlar vardı. Gözlüklü, kravatlı, siyah giyimli,  yüzlerine kentin musibet canavarlarını hapseden canlar, metronun içine sıkışştı.  Bir yere oturup kadınları izleyeyim bare dedim. Demez olaydım; çünkü Beyoğlu’na varana kadar köşede oturan sivri suratlı, kalın bıyıklı bir adam, sürekli beni süzdü. O adam beni süzünce ben de ona bakmaktan kendimi alamadım. Niye bakıyordu ki böyle!  O kadar kadın var mına koyim çevrede, onlara bak!
     Arkadaşın mekânına sallana sallana girdim. Beni görünce sevindi. Hemen bir skoç viski hazırladı bana. Böbürlenerek; “ Bak bu içtiğin İskoçya’dan daha yeni geldi. Tadını çıkart.” Ben de gülümseyerek içtim. Tadı keskin ve lezzetliydi. Biraz havadan sudan konuştuk. Kadınlar, işler, parasızlık ve sıradan sayılabilecek gerçeklerden konuştuk. Ona da işimden sıkıldığımı ve başka işler aradığımı söyledim. Özellikle dedektif olmak istediğimi söyleyince gülümsedi ve espri yaptı.
 
-          Dedektiflikte para yok, sen en iyisi jigolo ol. Hem maddi hem de manevi doyumu sağlarsın.
-          Alay etme abicim ya. Günlerdir Holmes’in kitaplarını okuyorum onların maceralarından çok etkilendim. Ordaki ipuçları, izler, arayışlar ve belirsizlikler beni cezbetti. Parası çok önemli değil. Ben zaten para değil macera arıyorum.
-          Bi götünü siksinler de sen o zaman gör macerayı!
   
            Türkiye’de erkekler kendi aralarında konuşurken, acı gerçekleri en kestirme yoldan bir küfür imgesiyle hemen yüzüne yapıştırırlar. İster başkanın oğlu ol,  ister diplomat ol fark etmez!  Empati denilen şey, dağlara kaldırılmıştır!
        Ben viskimi yudumlarken o konuşmaya devam etti:
-          Neyse bunları boş ver. Bir hatun var, geçen seni burada görmüş, beğenmiş. Telefonunu bıraktı. Arasın beni dedi.
    Uzattığı telefonu heyecanla aldım. İşlerimin yoğunluğundan ve bu yoğunlukla paralel gelişen parasızlıktan dolayı uzun zamandan beri bir kadınla yatak üstü sohbet etmemiştim.  
     Birkaç gün sonra kızı aradım. Beni Osman Bey’deki evine davet etti. “ Ne güzel” dedim içimden!
 “ Çaba yok, uğraş yok, kur yapmak yok! Temiz iş olacak, çağırdı işte. Bir yarım saat yalandan sohbet, ardından seks!  Ulen Aykut şansızım diyorsun ama bak yine durdun durdun gittin on ikiden vurdun! “
     Bu heyecanla ve merak duygusuyla kızın evinin yolunu tuttum. Kapıyı açtığında ise şok oldum. Harika bir parçaydı. Gerçekten bu kadarını beklemiyordum. O entel kızdan bile daha şehvetliydi. Bakışları gel benimle seviş diye haykırıyordu. O ara antredeki aynada yüzümü gördüm.
   “Of bendeki surata bak! Kerizlik akıyor; ama kendine güven Aykut! Seni bu kız beğendi. Beğendi ki telefonunu istedi. Bu abuk halinle kızı etkiledin daha ne olsun!”
    Bunları düşünürken, genişçe bir odaya girdik. Bu odanın salonu olduğunu söyledi. Dvd’ler, moda dergileri, yerlerdeydi. Köşede öküz boyutlarında bir LCD vardı. MTV açıktı ve kate perry’nin bir klibi dönüyordu. Duvarlarda baltalar, kamçılar ve joplar asılıydı.
    Şöyle düşündüm:  “ İyi, zengin bir ortam olduğuna göre seks de zengin olacak. Ne mutlu bana!” .
      Biraz daha konuştuk ve öpüşmeye başladık. Nasıl dillerimizi yalıyoruz size anlatamam. Ben gözümü kapatmış ve tam kendimden geçmiştim ki, yediğim tokatla kendime geldim.. O kadar sert vurmuştu ki sanki ağrı dişlerimin minesine kadar vurmuştu. Cin çarpmış gibi olmuştum ve yüzüm tokadın şiddetinden kendine gelemediğinden sözcükler ağzımdan Notre Dame’ın Kamburu'nun ağzından çıkıyor gibi çıkmsıtı!
-        Ne oluyor hayatım?
-        Hayatım deme dalağına korum piç. Vur bana şimdi. Vursana lan!
       Bunu demesiyle yumruğu geçirmesi bir oldu.
-       Hadi vur hadi! Adi, köpek herif seni!

Anlamıştım! Bu kız hem sadist, hem de mazoşisti. Üstüne bir de ağır bir paranoyak şizofrense, ben bu gece kesin bok yoluna gitmiştim ve yarınki gazetelerin üçüncü sayfasında, osuruk gibi çıkan bir vesikalıkla, Türkiye’ye poz veriyordum. Ayağa kalkıp kıyafetlerimi giymeye başladım. Ben giyinirken duvarda asılı duran kamçıyı aldı. “ Al!” dedi bunu. “ Beni kırbaçla. Kölen yap. ”
    Köle möle en sevmediğim laflardı benim. Utana sıkıla böyle şeyleri tasvip etmediğimi söyledim. Tasvip demiştim çünkü bu kız uçuktu. Doğulu kanı taşıdığımı ve onun yanında oldukça tutucu bir adam olduğumu göstermekti tasvip demekteki amacım!
    Ben giyinirken bir ton küfür yedim bu zebaniden!  Dalağımdan girdi ciğerimden çıktı. Arada da vuruyordu ve nolur beni döv diye yalvarıyordu. Tabii köle möle lafları da havada uçuşmaya devam ediyordu
     Bir kere daha kaderime çattım. Elin Amerikalı’sı, Allahın İndiana Jones’u, kamçısıyla Hindistan’a gidiyor, çılgınca maceralar yaşıyor, tünellere giriyor, böcek eti yiyor, maymun çorbası içiyor,  gizli bir tarikatı ortaya çıkartıyor, arada sarışın hatunla bir elma karşılığı sevişiyor;  benimse şu garip halime bak!  Bu hak mı şimdi? Soruyorum sizlere, adalet mi bu?
                                                                               Devam eder.

7 Aralık 2010 Salı